Sabire Başel Algül
Parlak renklerin ön plana çıktığı resimlerinde mekânsal soyutlamalar ve deformasyonlarla belirsizliğin cazibesini sunan Sabire Başel Algül ile sanata, sanat piyasasına bakışını ve son dönem çalışmalarını konuştuk.
Öncelikle okurlarımızın sizi daha yakından tanımaları için bize kısaca kendinizden bahsedebilir misiniz?
İstanbul doğumluyum. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Resim Bölümünde eğitim aldım. 2012 yılında mezun oldum. Okul bittikten sonra Beyoğlu, Galatasaray’da ve Boğazkesen’de atölye deneyimim oldu. Orada uzun süre kendi çalışmalarım üzerinde yoğunlaştım ve aynı zamanda resim eğitimi verdim.
Öğretirken eksikliklerinizi daha net fark ediyorsunuz. Bu, kendimi geliştirebilmem için iyi bir fırsat yarattı. Okuldan mezun olduktan sonra her şey bitmiyor. Yani, “Ben oldum” demek, kendi gelişiminizdeki en büyük engel oluyor. Her zaman öğrenmeye açık olmak gerek. Bu yüzden farklı disiplinlerden faydalanmak adına özel bir seramik atölyesinde seramik dersleri de aldım.
Akademik eğitim çoğu kişinin üretim hayatında belirleyici bir rol oynuyor. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Sizce akademiler bizlere sanat piyasasına atılmak için yeterli donanımı kazandırıyor mu?
Akademik eğitim sanatın temellerini oluşturmak açısından gerekli ve önemli. Ancak bana göre yeterliliği tartışılır. Özellikle de mezun olduktan sonrası için. Sergileme, sanatçı portfolyosu oluşturma, galeri-sanatçı ilişkileri gibi konular pek çok kişinin bocaladığı bir sorun. İşiniz resim yapmakla, heykel üretmekle bitmiyor. Asıl iş, okulun kapısından dışarı adım atınca başlıyor. Adeta sudan çıkmış balık gibi, bilinmeyen bir dünyaya girmeniz gerekiyor. Bu kısmı zorlu ve yıpratıcı olabiliyor. Nitekim sanat eğitimi almış pek çok kişi kendini ya bir şeyleri keşfetme çabası içinde ya da maddi sıkıntılardan dolayı farklı iş kollarında çalışırken bulabiliyor. Bu durum sanat eğitimi almayı hayal eden genç insanların ümitlerini kırmak için yeterli bir neden sanırım.
Sanat tarihinde ilginizi çeken, erken dönemlerinizde etkilendiğiniz sanatçılar kimlerdi? Çalışmalarınızdaki hareket, renk ve sıradanın ötesine geçmeyi başarabilmiş kompozisyonlar bize neyi anlatıyor?
Farklı dönemlerde ilgimi çeken sanatçıları inceleme fırsatım oldu. Beni etkileyen isimler arasında Francis Bacon, Picasso, Matisse, R.B. Kitaj, David Hockney ve Dana Schutz gibi dönem ve üslup olarak birbirinden farklı örnekleri sayabilirim. Resimlerimde parlak renklerin ön planda olduğu mekânsal soyutlamalar, deformasyonlar dikkati çeken unsurlar arasında. Belirsizliğin cazibesini işaret eden, gerçek olmayan ve rastgele elemanlardan oluşan bir kompozisyon yapısı görülebilir. Belirsizlik her ne kadar ürkütücü olsa da her şeyin aşikâr olduğu bir dünya tüm gizemini yitirirdi. O sebeple, rastlantısal olarak bir araya gelen elemanların tümü bilinçsizce kompozisyonlarda yerini bulur. Resmin öylece başlayıp bir yerlere gidebilecek ve zamanla değişime uğrayabilecek bir potansiyel taşıması bu yolu benim için daha da cazip kılıyor.
Renk kullanımı konusunda son derece cesur ve cömertsiniz. Çalışmalarınızdaki bu renkler sizin için sadece bir unsur mu, yoksa birtakım sözlerin karşılığı mı?
Çalışmalarımdaki renkler sadece kompozisyonun elemanları. Bunun dışında bir anlam yüklemek gibi bir kaygım yok. Plastik bir unsur olarak değerlendirilebilir. Belki bunda pesimist bakış açısına karşı bir duruş gizli. Parlak renkler belki neşeli ya da saldırgan bir tavır gibi hissedilebilir. Çünkü ikisine de müsait. Ama benim bilinçli olarak vermek istediğim bir şey değil. Kompozisyonların oluşumu da, renkler de üretim sürecinde rastgele; biraz dürtüsel, biraz rastlantısal olarak ortaya çıkıyor. Böylece kendimi sınırlamamış ve daha sonraki adımlarımda daha özgür işler çıkarmak için kendime fırsat yaratmış oluyorum.
Özellikle Türkiye’deki sanat piyasasının işleyişi son derece tartışmaya açık. Sizin bu konudaki düşünceleriniz nelerdir?
Prof. Özdemir Altan Hoca’mızın sürekli vurguladığı bir konu var: “Ülkedeki müzelerde dünya sanatına imzasını atmış eserler yoksa oradan iş çıkması zordur” der. Büyük sanatçıların orijinal işlerini görerek yetişmiş bir toplumdan çıkabilecek işlerle, bundan yoksun yetişen toplumların donanımları elbette farklı olacaktır. Bu, sanat piyasasını doğrudan etkiler. Bu alana hâkim ve sanat idealine göre çalışan insanların yönettiği bir sanat piyasası herhalde daha evrensel bir çizgiye ulaşmada çok etkili olurdu. Çünkü motivasyonunuz sanat ideali. Ama tabii gerçekçi olursak, adı üstünde piyasa; yani paranın döndüğü bir mecra. Daha materyalist motivasyonlar söz konusu. Keşke sanatın, sanatçının ve piyasanın hep beraber kazanabildiği bir işbirliği olabilse.
Sanatçı olarak devletin kültür ve sanat politikalarını nasıl değerlendirirsiniz?
Ülkemizde yakın geçmişte yeni galeriler açıldı; bienaller, uluslararası sanat fuarları ve Picasso, Rodin, Dali, Rembrandt , Goya gibi dünyaca önemli sanatçıların sergileri gerçekleşti. Bu da böyle eserlerin yakından incelenmesini, sanatsal-kültürel faaliyetlerden toplumsal olarak faydalanılmasını sağladı. Bunlar güzel gelişmelerdir ülke adına. Ama bu konuda daha önde olan tüm ülkeler gibi önemli isimler çıkarabilmek için kültür ve sanatın her dalıyla çok daha fazla desteklenmesini ümit ediyorum.
Sanat son derece kuvvetli ancak muğlak bir kavram. Herkes için farklı anlam ve amaçlar içeriyor olsa da sizdeki karşılığı nedir? Sadece bir ifade biçimi mi, yoksa neredeyse ilahi bir amaç mı demeliyiz bu çabaya?
Bugüne kadar sanatın pek çok tanımlaması yapılmıştır. Her yapılan tanımlamada belli noktalar ön plana çıkarılmış. Ben sanat kavramının tek bir tanımla sınırlı olduğunu düşünmüyorum. Tanımlar o büyük pastanın birer dilimi olabilir sadece. Benim için bu bir süreç ve sürecin sizi nereye götüreceğini de zaman gösterecektir diye düşünüyorum.
